NE ZAMAN?

Tam olarak ne zaman mükemmel olacağız?

Üniversiteyi dereceyle bitirip o harika işi bulduğumuzda mı? Yoksa çok para kazandığımızda mı? Mükemmel eş mi bizi daha yükseğe çıkaracak yoksa bir ömür çalışıp birbirimiz hakkında en ufak bir şey öğrenmeden inşa ettiğimiz o kocaman odalı, dört banyolu ev mi? Her şey tamam mı sandınız? Daha mükemmel çocuklar doğurmadınız bile.. Birinci çocuğunuz büyüdü mü? Sıradaki nerede? Yoksa en pahalı okula gidemeyecek mi? Bunların hepsi sizin suçunuz.

Çocuğunuz ağlıyor mu? Eşiniz sizi aldattı mı? Korkmayın bu sadece sizin suçunuz. Bizim suçumuz kadın veya erkek farketmeksizin mükemmel olamamak. Sahi maddi şeylerdi değil mi bizi biz yapan. Ne kadar maaş alıyoruz? Yeni evimize kaç milyar ödedik? Peki bu yaz kaç yıldızlı otelde tatil yapmalı? Kombinlerimiz kaç para? Telefonumuz en iyi fotoğrafı çekmiyor bile belki de üst modelini almanın tam zamanıdır. Hiç bir şey başaramadınız mı? Suçlusunuz elbet her şey sizin suçunuz, iyi bir işiniz, maaşınız, eşiniz, çocuğunuz, arabanız yoksa eğer bir hiçsiniz.

Bu günlerde kilo mu aldınız? Çok çirkiniz toplum kilolu bireyler kabul etmez. Zayıf mısınız? ”kesin bilerek yemiyor” cümlesine hazır olun. Güzel misiniz? İlgi odağı olmak sizin suçunuz. Sahi kim güzel veya kim çirkin? Bunlar neye göre belirleniyor?

Ne zaman bitecek peki bu sorular, sorunlar..

Biz ne zaman mükemmel olacağız?

SIĞINAK

Kötü hissettiğinizde neye veya kime sığınırsınız?

Hayatım boyunca bu soruya hep farklı cevaplar verdim. 12 yaşındayken müzik çalarıma sığınırdım, 15 yaşındayken arkadaşlarıma, 18 yaşındayken kendime sığınmaya başladım ve şimdi 22 yaşındayken tam olarak bu satırlara sığınıyorum.

Başkalarına anlatamadığım şeyleri buraya yazmak ve anlatmaya çalışmak, en azından kendim anlamak için çok uğraşıyorum. İletişim gücümü ne kadar fark etsem de aslında kimseye kendimi tam olarak anlatamıyorum, anlatamayınca sinirleniyorum ve sinirlendikçe aslında kendime üzülüp içime kapanıyorum. Çok küçükken insanların yüzlerine bakıp herkesin çok mutlu olduğunu düşünürdüm çünkü benim dünyamda sorun veya sıkıntılar yoktu tüm insanlar kafalarında şüphe olmadan huzurla yaşıyordu. Zaman geçtikçe bunun tam tersi olduğunu öğrendim, günlük hayatta herkes ama herkes bir sıkıntıyla mücadele ediyordu ve içlerine ben de katılmıştım. İlk kez kalbim kırıldığında görünmeyen bir acının beni neden bu kadar etkilediğini çok düşünmüştüm ama geriye dönüp baktığımda her acı tecrübeyi gülümseyerek hatırlıyorum. Hatıralarımda ki her acı beni sürekli değiştirdi ve bugün bu harika insanı inşa etmeme yardımcı oldu. Dilerim ki korktuğumuz şey acı çekmek değil birine veya bir şeye sığınamamak olur, bunu bir insan veya bir eşya olarak sınırlamayın lütfen istediğiniz her şeye sığınabilirsiniz. Rüyalarınız, anılarınız, o çok sevdiğiniz film, bir sokak, bir kitap sayfası, gökyüzündeki yıldız.. ve aklınıza gelen, sizi iyi hissettiren canınız acısa bile yolunuza devam etmenizi sağlayan milyon tane şey.

Değerli olduğumuzu unutmayın 🙂 bu yazıyı okuyup iyi hisseden veya kötü hissetse de sığınacak bir şey bulan tüm insanlara kocaman sarılıyorum..

MERHEM

Geçen gün karşıma şu yazı çıktı:

”Benim hayatımı yargılamadan önce, benim ayakkabılarımı giy ve benim geçtiğim yollardan, sokaklardan, dağ ve ovalardan geç. Hüznü, acıyı ve neşeyi tat. Benim geçtiğim senelerden geç, benim takıldığım taşlara takıl, yeniden ayağa kalk ve aynı yolu tekrar git, benim gittiğim gibi.  Ancak ondan sonra beni yargılayabilirsin.” 

Bir an durup düşündüm bu güne kadar kaç kişinin acısını hafife aldım? Ya da kaç kişi yaralarıma saygı duymadı? Kaç kişiyi iyileştirdim? Kaç kişi beni iyileştirmek yerine yaralarımı kanatmaya çalıştı? Binlerce soru düştü aklıma. Eski yazılarımın tamamını okurken kendimle ilgili bir şey fark ettim. Beni dibe çeken her olayı kendime yük ettiğim için bu kadar yorulmuşum, kötü olayları sırtımdan attım evet ama şimdi onların bıraktığı izleri iyileştirmeye çalışıyorum. Bazen kendim merhem sürüyorum bazen bir başkasından yardım istiyorum, yaralarımı en güvendiğim insanlara gösteriyorum kimisi beni anlarken kimisi hafife alıyor. Keşke insan olarak birbirimizi daha iyi anlasak diyorum keşke birbirimize yardım edip her izi, her yarayı beraber iyileştirebilsek.

Ve bir şey daha öğrendiğimi fark ediyorum yaralarımı herkese göstermemem gerektiğini. Çünkü bazen bir insan gelip sizi iyileştireceğini söyler ama yaptığı tek şey iyileştirmeye çalıştığınız yaralara merhem sürmek yerine tırnaklarıyla canınızı acıta acıta o yarayı kazımaktır.

Dilerim ki ben ve biz bu insanlardan olmayız..

 

 

 

 

3 FİLM 1 ZÜLAL

Hayatınız boyunca hatırladığınız ya da en sıkıldığınız anlarda milyon kere izleseniz bile hadi bir kez daha izleyeyim dediğiniz filmler vardır. Elbette benim de böyle bir listem var henüz çok film olmasa da üç tanesini buraya yazmak istedim belki bu zor günlerde sizin de içinize dokunur ve severek izlersiniz 🙂

k100QkpX3ZesdQ8CGkTAr4krnr3

Çingeneler zamanı benim için bu listedeki en özel film çünkü yanlış hatırlamıyorsam izlediğim ilk filmdi. O zamanlar çok küçük olduğum için çoğu olayı anlamasam da bana hissettirdiklerini çok iyi hatırlıyorum. Emir Kusturica’nın yönetmenliğini yaptığı bu film telekinetik güçlere sahip olan Perhan’ın dramatik hayatını anlatıyor, çok fazla detay vererek büyüyü bozmak istemiyorum çünkü bazen bir film hakkında ne kadar çok şey okursam merak duygum o kadar kayboluyor 🙂 Bu film hakkında eklemek istediğim son şey Goran Bregovic’in muhteşem müzikleri, sadece Ederlezi değil Kustino Oro,Talijanska,Tango… Hepsi kulaklarımıza ve ruhumuza bir şölen yaşatıp bizi farklı dünyalara sürüklüyor. Umarım bu güzel film sizin de kalbinize dokunur.  🙂

 

schindlerin-listesi-schindlers-list

Kalbe dokunmak demişken Schindler’in Listesi benim kalbime dokunmakla kalmayıp film boyunca kalbimi söküp attı. Bu filmi izleyenler aslında ne demek istediğimi anlamıştır, spoiler vermemek için kalbimi söken sahnelerden bahsetmeyeceğim. Film gerçek bir hikayeden uyarlama ve yönetmeni Steven Spielberg. 2.Dünya savaşında bir fabrika kurup 1100 Yahudiyi burada çalıştırıp kurtaran Oskar Schindler’in hikayesini anlatıyor. Bu filmi ilk kez lise dönemlerimin sonunda izlemiştim ve bu kadar geç keşfettiğim için kendime kızmıştım. Filmi ilk izlediğimde üç saat nasıl sıkılmadığımı ve ilk defa bir filmi bu kadar ruhen ve bedenen hissettiğime çok şaşırmıştım. Dilerim ki bu film sizde de aynı duyguları uyandırır…

Before-Sunrise-630x910

Ve son film Gün Doğmadan Önce, romantik film kategorisinde benim için en farklı olanıdır ve aslında bir üçlemedir. Filmin yönetmenliğini Richard Linklater yapıyor (Boyhood filmini de şiddetle tavsiye ederim). İlk filmi izledikten sonra Before Sunset ve Before Midnight’ı izlemeyi de unutmayın, çiftimiz Celine ve Jesse bir tren yolculuğunda tanışırlar ve  Viyana’da sabaha kadar vakit geçirip birbirlerine sorular sorarak, bazen felsefe hakkında konuşarak birbirlerini tanır ve aşık olurlar. Film hakkında en sevdiğim kısım sürekli konuşmaları ve sadece iki kişiye odaklanılması, onlar birbirine sorular sordukça siz de durup kendi içinizde o soruların cevaplarını veriyorsunuz. İlk tanışma heyecanını ve biri hakkında sonsuz merak duygusunu bana çok fazla hissettirdi, işin içine tarih kokan Viyana sokakları girdiğinde ise kendimi tamamen bu filmin içinde buldum. Umarım bu film kötü günlerde yüzümüze  biraz olsun sıcak bir gülümseme kondurabilir 🙂 kendinize her zamankinden daha iyi bakmanız dileğimle ❤

 

 

 

’19

Bu yazıyı yazmadan önce 2018 adlı yazımı yeniden okudum. O yazı da 2018 beni paraşütsüz bir şekilde dağ yamacından atmış ve bütün kemiklerimi kırmıştı. 2019 yılı ise bana dedi ki ”hadi bakalım Zülal bütün kemiklerin kırık ama bu dağa tekrar tırmanacaksın ve yeniden hayatına kaldığın yerden devam edeceksin” Ve ben o kırık kemiklerle hayat denen dağı yeniden tırmanmaya başladım. Bu dağı tırmanırken neler yaşadım biraz anlatayım.
Bu yıl kendimi insanlardan soyutlamaya devam ettim çok kalabalık yerlerde kafa dağıtmak yerine bana gerçekten iyi hissettiren insanlarla birlikte vakit geçirdim. Her zaman ki gibi el alem denilen örgüt ”E evde mi duracaksın hep aman psikolojin bozulur bir işe gir” ”E yok mu sana hiç kısmet düşünmüyor musun evliliği?” sorularıyla beni sıkıştırsa da ben sadece kendi istediğim gibi yaşamaya devam ettim, okula geri dönmedim ya da işe girmedim ve meraklanmayın gayet iyiyim insan yalnız kalınca sıkılmaz ya da psikolojisi bozulmaz öncelikle bunu kabullenin. Yalnız kalıp kendimle vakit geçirmek, kendime sorular sorup kendimi her gün yeniden tanımak benim için en güzel şeydi ve hala öyle. Bu yıl genel olarak kendi içimde ne istediğime odaklanmakla geçti, hayatımı değiştiren büyük bir olay yaşamadım gayet sakin bir şekilde yaşadım bu seneyi. Aşk hayatımda zaman zaman aşık olduğumu düşündüm ama genel olarak baktığımda hepsi benim için gelip geçici bir duygu olarak kaldı. Bu yıl olayları akışına bırakıp benim isteğim harici gelişen her türlü kötü duruma üzülmemeyi öğrendim çünkü geçmez dediğim her şey bir gün geçip gitti ve ben mutlu olmaya devam ettim 🙂

Bu yıl en çok kurduğum cümle şuydu: Şimdiki aklımla keşke geçmişe gitsem ve hatalarımı düzeltsem. Çoğu kez bu cümleyi kurdum ve her defasında neden hatalarını düzeltmek istiyorsun ki bak sana neler öğrettiler dedim kendime. Her yıl yeni bir şey öğreniyorum hayattan ve insanlardan, bu sene yine bir çok şey öğrendim aklıma bile gelmeyen.. Ama en çok güçlü kalmayı ve sevmeyi öğrendim.

Son olarak sevgili 2020 senden koca koca beklentilerim olmasa da bu yıl insanlara sevmeyi ve şefkat göstermeyi öğret, bize iyi gel..

Hepimize mutlu,sağlık dolu,sevgiyle geçen bir yıl diliyorum. 🙂

Kafaya Takmamak Mı?

Yakın zamanda Mark Manson’ın ”Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı” adlı kitabını okudum. Kitap bir kişisel gelişim kitabı gibi ama değil gibi. Değişik duyguları aynı anda yaşatıp anlatıyor size, kitabın seveni de çok ama bu ne ya böyle kitap mı yazılır Mark? diyeni de çok. Sanırım ben nötr hisler besledim bu kitaba karşı. Öyle çok aman aman muhteşem bir kitap değil ama çok berbat bir kitap da değil. Mark abimiz alıştığımız kişisel gelişim kitaplarına orta parmak hareketi çekerek yıllardır bize aşılanan pozitif duyguları yıkıp atmış. Bu kitap diğer kişisel gelişim kitapları gibi sizi pozitif duygulara boğmuyor sürekli olumlamalar yapmıyor, aksine bütün negatifleri,başarısızlıkları ve hataları bir tokat gibi yüzünüze çarpıyor. Bunu yaparken ünlü isimlerin hayat hikayelerinden yola çıkıyor ve size diyor ki başarı mutluluk getirmez! Nasıl ya diyerek boşa mı başarmak için uğraşıyoruz madem? diyorsunuz.
Kitap da en sevdiğim hikaye Dave Mustain’in Metallica grubundan atılıp kendi rock grubunu kurması, o kadar çok içerliyor ki bu duruma öfkesi hırsını körüklüyor ve sıfırdan başlayıp,uğraşıp didinip Megadeth grubunu kuruyor. Rock dinleyicisi değilim ama iki grubun da gayet başarılı olduğunu söyleyebilirim. Dave bey asla kendini yeterli görmüyor ve hayatı boyunca Metallica’nın gölgesinde kaldığını düşünüyor o kadar para ve ödüle karşın kendini hala Metallica’dan kovulan gitarist olarak görüyor ve hayatının çoğunu mutsuz olarak geçiriyor.

Biz de böyle değil miyiz? Ne kadar başarılı olursak olalım kendimizi hep yetersiz hissediyoruz ve başkalarının başarılarını açık açık kıskanıp neden daha iyi değilim? diyoruz. Bu kitap aslında size başarı her şey demek değil önemli olan mutlu olmak fikrini aşılıyor. Kendinizi kimseyle kıyaslamadan gerçekten sevdiğiniz bir işi yapmak. Başarı sizi daha yükseğe ya da alçağa taşımaz önemli olan sizin ne hissettiğinizdir. Hayatım boyunca asla hırslı biri olmadım bir şeyleri başarmak için gece gündüz çalışmadım ve kimsenin başarısını (çoğu zaman) kıskanmadım. Nasıl mutluysam onu yaptım ve hala bu mottoyla hayatıma devam ediyorum. Karşıma geçip ”Keşke okulu bırakmasaydın ya” diyen insanların yüzüne bakıp peki sen mutlu olduğun işi mi yapıyorsun? diye sormak istiyorum, kesinlikle ”hayır” cevabını alacağıma o kadar eminim ki. Önemli olan neyi yapmaktan zevk aldığımız, keşke insanların hayatına daha az burnumuzu soksak ve daha az akıl versek 🙂

Bırakın insanlar istediği gibi yaşasın ve istediği şeyleri yapsınlar birinin hayatı hakkında yorum yapmanız gerçekten o kişinin umrunda bile değil umarım bunun farkına daha erken varırsınız.

Sevgiyle ve ön yargısız kalın.. 🙂

30

On yıl sonrası için kısa bir mektup.
Merhaba 30 yaşındaki Zülal. Şu an neredesin,kiminlesin asla bilmediğim halde hissedebiliyorum, mutlu ve huzurlusun. Sanırım en çok görünüşünü merak ediyorum umarım saçını o çok istediğin turuncu renge boyamamışsındır eğer boyadıysan berbat görünüyorsun lütfen bir daha yapma. Biraz kilo aldın ama ellerin hala aynı 🙂 Yemek yapmayı öğrenebildin mi? Eğer öğrenemediysen o çok istediğin kalabalık aile sofrasını kendi evinde kuramazsın kalkıp güzel bişeyler pişirmeyi öğren. Hala 80’ler müzikleri dinliyorsun değil mi? Eğer dinlemeyi bıraktıysan tam şu an ağlayabilirim çünkü o müzikler seni sen yapıyor 🙂 Acaba hayatında neler değişti o çok aradığın ruh eşini bulabildin mi mesela? Yoksa hala arıyor musun? Bulduysan çok mutlusundur ama bulamadıysan aramaktan sakın vazgeçme belki ruh eşi kavramı yalan ama ne olursa olsun senin bir diğer yarın var sakın unutma. Hayattan daha fazla zevk alıyorsun hala evinde kuş bakıyorsun hatta biraz olgunlaştıysan çiçekler büyütüyorsundur camının önünde. Lütfen toprakla daha fazla ilgilen hala güneş ışığını seviyorsun biliyorum ama kapalı havaları da sevmeye başlamışsın sanki 🙂 Sevmediğin şeyleri lütfen sevmeye başla o kadar keskin kuralların var ki hayatı bazen kaçırıyorsun yaşadığın her an için şükret ve mutlu ol. Kaç yaşına gelirsen gel o çocuk ruhunu asla kaybetme nerede bir salıncak görsen çocukluğuna geri dön en hızlı şekilde sallan gökyüzüne bak ve gözlerini kapatıp ne kadar özgür ve güçlü olduğunu hatırlat kendine. Sana on yıl öncesinden kocaman sarılıyorum kendini sevmekten vazgeçme çünkü ben seni çok seviyorum..

.

Bu yazı için uygun başlık bulunamadı.

Üç aydır buradan koptum.Çok yazı yazdım ama hepsi yarım kaldı.Kimisini otobüs beklerken bir köşeye geçip insanları izleyerek yazdım, kimisini yolda yürürken telefonuma kaydettim,kimisini masamda duran deftere karaladım ama hiç biri tamamlanmadı ve toparlayıp buraya yazamadım. Bu yazıya başlık bile bulamadım çünkü benim hayatım da tıpkı bu yazılar gibiydi bu yaz.

Yeni bir kitaba başladım ama yarım kaldı, yeni bir aşka başladım yarım kaldı,yeni bir diziye başladım yine yarım…. Sonra hayallerimi ve isteklerimi yarım bıraktım, içimdeki yaşama sevincini yarım bıraktım. Anladığınız gibi hayatımda her şey yarım ve ben bu durumdan oldukça memnun değilim. Umarım bir gün bu yarım kalan her şeyi ya da çoğu şeyi yavaş yavaş tamamlamaya başlarım. Biraz geç oldu ama hoş geldin sonbahar.. Lütfen içimdeki hüzünleri ve yarım kalmışlıkları daha fazla çoğaltma 🙂

BU KADARIZ

Özel birisin.. Özel güçlerin var..

13 yaşındayken Multitap grubunun ”Bu Kadarız” şarkısını dinlerdim, sonra yıllar boyu dinlemedim ve geçenlerde yeniden karşıma çıktı. Sekiz sene evvel dinlerken içime bu kadar işlemedi ama farkettim ki artık büyümüşüm. Sevdiğim insanları teker teker kaybederken acaba sırada kim var sorusunu soruyorum bugünlerde kendime. Ölümden korkmuyorum ama çevremdeki insanları kaybetmeye ne kadar dayanırım pek bilemiyorum. İşte tam bu noktada şarkı devreye giriyor ”Bir gün, umutsuz, çözümsüz hissedersen. Bil ki o çıkmaz sokakta yalnız değilsin..” Evet yalnız değilim bunu çok iyi biliyorum ama sanırım bazen duygusal yönüm çok çok ağır basıyor. Yıllar geçtikçe sanki bazı özelliklerimi kendimden koparıp atıyorum ve yerine yenilerini ekliyorum. Artık insanlara kin tutamıyorum, eskiden kırıp döküp arkama bile bakmazdım ama sonra bizi hayattan koparan ölümü düşündükçe sanki bambaşka biri oluyorum. Sakinleşiyorum ve bana kötülük yapan insanları bile seviyorum. Yakın zamanda 21 yaşına girdim ve pastadaki mumların sayısı çoğaldıkça aslında içimdeki zenginliğin de çoğaldığını gördüm azla yetinmek, anı yaşamak, ve hayattan zevk almak.

Bakalım bir on yıl sonra buraya nasıl cümleler yazacağım…

ZAMAN

Yazı yazmak için en güzel zamanlar başladı.

Balkonumda ki küçük köşemi yeniden hazırlayarak akşam vaktinin en güzel saatinde çıkıp oturdum ve yazmaya başladım. Yaz mevsimi insanı olduğumu bilirsiniz ruhumu besleyen bir mevsim ve bedenimi. Arkaplanımda Extreme -More Than Words parçası çalıyor, sevgili kuşum Üzüm öterek sanırım eşlik ediyor ya da onu balkona çıkarmadığım için bana kızıyor olabilir 🙂 Güneş henüz batmadı son dakikalarını yaşıyor ve bende ondan faydalanıyorum,ılık bir rüzgar tenime değerken bu günlerde ne kadar mutsuz olduğumun farkına varıyorum. Hayatıma giren değerli insanları kaybediyorum ve ruhumda büyük yaralar açılıyor,kendimi teselli etmek pek işe yaramıyor istediğim tek şey bu gri bulutların kalbimden bir an önce dağılması. Artık kısa yazılar yazıyorum, ya ben çok yorgunum ya da kafamda ki uğultular yüzünden cümleleri yakalayamıyorum. Der Himmel Über Berlin filminden bir replik geldi aklıma ”Zaman her yarayı iyileştirir, ama ya zamanın kendisi bir hastalıksa?”
Güneş usul usul kaybolurken bende gözlerimi kapatıp bu sözü yeniden düşüneceğim. Umarım bir cevap alabilirim.